![]()
![]()
Maddi nedenlerden dolayı sayı 7 ve sayı 8'i birlikte eylül ayında çıkaracağız
İlgilenenlere duyurulur
Levent Özbek
Dergi Editörü
Kalıcı Bağlantı
ROMANTİK ŞİİRDEN
ÜÇ RENK
POE-KEATS-ROSETTI
Güliz Mutlu
Yıllar oldu, çok yıllar önceydi,
denize kıyı bir ülkede, bir kız yaşardı,
tanırsınız belki, ANNABEL LEE, adı;
ve, o kızın aklında bir tek şey vardı:
bana aşkıyla, ona aşkımla yaşardı.
O denize kıyı ülkede,
ben oğlan, o kız çocuk, ama,
biz, öylesine aşıktık ki birbirimize aşktan öte
ölesiye aşıktık, ben ve Annabel Lee,
gökte uçan melekler göz etti aşkımıza;
ve, sırf bu yüzden, çok zaman önce,
o denize kıyı ülkede, kem bulut ayaz üfürdü,
buz kesti güzel Annabel Lee;
sonra, soylu atası, akrabası üşüştü
başıma onu benden alıp götürmeye uzaklara,
o denize kıyı ülkede, onu bir mezara kapamaya.
Gökteki, cennetteki melekler tatmamış hiç böylesi
mutluluğun birazını bile, bize onlar ilendi-
Tabi!- sırf bu yüzdendi,
(o denize kıyı ülkede, bunu herkes bilirdi!)
kem bulut ayaz üfürdü, gece vakti,
dondurdu, öldürdü Annabel Lee’yi;
ama, aşkımız, daha güçlüydü, -bizden
arif ihtiyarların aşk bildiğinden-
ve de, ne gökteki, cennetteki meleğin cümlesinin,
ne de deniz dibindeki bin bir türlü ecinninin
asla yetemez gücü ruhumu söküp koparmaya
güzel Annabel Lee’nin ruhundan beni ayrı komaya;
çünkü, ay asla ışımaz düşlerini taşır bana,
güzelim Annabel Lee,
ve o yıldızlar asla doğmaz gözlerin pırıldar bana,
güzelim Annabel Lee;
ve, ben, böyle, geceler boyu, yatarım yanı başında,
sevgilim, -sevgilim-, hayatım, gelinim
denize kıyı mezarında,
denizin uğuldadığı kabrinde.
Edgar Allan Poe, (19 Ocak 1809 Boston - 7 Ekim 1849 Baltimore) Amerikalı yazar ve şair. Kendisi Amerikan Romantik Akımı'nın öncülerinden biridir. Tiyatro oyuncusu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesi veremden ölür, babası evi terk eder. Morgue Sokağı Cinayeti, Oval Portre gibi düzyazı örneklerinden başka, Kuzgun, Annabel Lee, Helen’e gibi ustaca kurgulanmış şiirleri de bulunmaktadır. A.B.D.’nin ilk büyük edebiyatçısıdır. Poe’nun Annabel Lee şiiri Dünya şiirinin en güzel örneklerindedir. Şiirin diğer Türkçe çeviriler arasında Melih Cevdet Anday’ın çevirisi en iyi Annabel Lee çevirisi kabul edilir.
Beni hatırla gittiğimde uzağa,
Gittiğimde çok uzağa, o sessiz toprağa;
Elimden tutamadığında sen benim asla,
Yarı yoldan geri dönemediğimde kalmaya,
Beni hatırla bana günbegün anlatamadığında
Düşlediğin geleceğimizi,
Sen yalnız beni hatırla,
O zaman çok geç olacağını anlarsın
Çare aramak için, yakarmak için.
Olur da unutursan beni bir anlığına
Ardından hatırladığında, yas tutma:
Çünkü eğer karanlık ve yıkım efkâr salarsa
Bir zamanlar benim dolandığım aklına
Hatırlayıp üzüleceğine
İyisi mi sen unut ve gülümse.
Christina Georgina Rosetti, (5 Aralık 1830-29 Aralık 1894) İtalyan eğitimli anne babanın çocuğu olarak Londra’da dünyaya gelir. Ressam şair Dante Gabriel Rosetti’nin kız kardeşidir. Şiire yedi yaşında başlar. Otuz bir yaşında şiirleri basılmaya başlar. Lord Byron’un yakın dostudur. Elizabeth Barrett Browning gibi dönemin önde gelen kadın şairlerindendir. Eserlerinden örnekler: Gulyabani Dükkanı ve Diğer Şiirler (1862), Dizeler (1893), Bir Tören Alayı ve Diğer Şiirleri (1866).
Senin kadar metin olabilsem-
— Gecenin tepesinde yapayalnız ihtişamıyla sallanan,
Ve sonsuz, bir orada bir burada göz açıp kapamalarıyla
Seyre dalan, doğanın uyku bilmez, sabırlı abdalı gibi,
Yeryüzünde insanoğlunun kıyıları etrafında
Arı duru abdestin dervişvari işinde devinen sularına, ya da,
Dağların ve fundalıkların üstüne yeni, yumuşacıktan yağan
Karın örtüsüne bakan— parlak yıldız!
Hayır! —metinim hala, değişmezim.
Güzel aşkımın serpilen göğsününe yaslanıp
Göğsünün yumuşacık iniş kalkışlarını daima hissederek
Daima tatlı bir yorgunlukla uyanık kalıp,
Hala, hala onun usul usul aldığı nefesi dinleyerek,
Ve daima böyle yaşamak —yoksa ölmek için.
John Keats (31 Ekim 1795-23 Şubat 1821), Tüccar bir ailenin dört çocuğundan biri olarak Londra’da dünyaya gelir. Küçük yaşta anne ve babasını kaybeder. Yirmi beş yıl süren yaşamında Romantik edebiyatın en seçkin örneklerini verir. Edmund Spencer, John Milton ve William Shakespeare’in etkisinde kalır. Bütün eserleri: Şiirler (1825), Endymion (1818), Lamia, Isabella ve Aziz Agnes Arifesi, ve diğer şiirleri (1820).
KAYNAKÇA
Driver, Paul, Romantic poetry, Penguin, London, 1995.
Sitterson, Joseph C., Romantic poems, poets, and narrators, Kent State University Press, Ohio, 2000.
Linkin, Harriet Kramer, Romanticism and women poets: opening the doors of reception, University Press of Kentucky, Lexington, 1999.
Lehman, David, The Oxford book of American poetry, Oxford University Press, Oxford, 2006.
Kalıcı Bağlantı
Koridor Dergisi sayı 6, 2008, bahar
Caner Ocak
Yeni Başlayanlar İçin Aşk
kadın saçlarını göğe bağladı, seni seviyorum
en keskin yerleri ağzında iki parça, seni seviyorum
sonra kısrak sesleri ve dilimde bir yara
çok kişiyiz en azından, seni seviyorum
sokakların içinden ve bir şeylerin dışında
şurama bir gül batıyor tam şurama
kaç kişiyiz, kaç kişi bal dökecek yarama
seni böyle seviyorum, şurama bir şey katıyor
akasyalar diyorum, izmire yabancı bir rüzgar sonbahar
sonra masada dantel işlemeli yüzün
bardakların kırılmış renginde kanayan ruj izi
çok fena ağlıyor, çok fena, çok fena birisi
nereme sorsam bir elma, çok fena
kan diyor: “aşk yeni başlayanlar için fırtına”
en çok böyle seviyorum seni, kesik bir portakalda
okul şarkılarında ve kadınlığını öven kadınlarda
bir şey batıyor şurama bir şey mesela
türkçesini arıyorum sustuklarının konuştukça
yamalı bir sözcük oluyor kalbim
kadınlığını göğe bağlıyor biri, gök bağırıyor:
“böyle seviyorum kuşları, böyle çok fena”
Caner Ocak
Kalıcı Bağlantı
YAZARAK YAŞAMAK
Bir yazarın takviminden…
Günlük yazılacak, radyo oyununun son bölümleri yetiştirilecek, şiir yarışması dosyaları okunacak, biten öykünün düzeltmeleri yapılacak, romana yeni bölüm yazılacak, söyleşi için hazırlanılacak. Öğleden sonraki etkinliği unutma! Akşam galerideki sergiye katıl. Kör Melek ve Silgiler’i okumaya devam. Kar ve Kaplan filmine git!
Hiç kimse ona “Ne zaman yazıyorsunuz?” diye sormamalı, “Ne zaman yazmıyorsunuz?” daha uygun düşer. Aynı evde yaşasak da birlikte olduğumuz zamanlar yazıdan geriye kalanlar… Genellikle akşam yemeğinde ya da kahvaltıda. Geceleri yazmayı yeğleyip gündüz saatlerinde uyumaya çalışan eşimin önce yazmak sonra yaşamak olan düzeni bozulduğunda dengeleri de bozulur. Bu nedenle birlikteliğimiz sımsıkı bağlı ama alabildiğine özgür yaşantıların güçlendirdiği özlemekli, tutkulu ama çok zor bir ilişkidir. Özgürlük ve bağımsızlık onun gibi benim de karakterim olduğundan hayatı paylaşmayı uzun zamandır sürdürüyoruz.
O, bu dünyada yaşamayan bir dünyalı.Yaşamı iki perdelik sürekli bir yolculuk. Birinci perde içine kapandığı, yaratma ve yazma süreçlerinin tamamında etkin içsel yolculuklarından oluşuyor. Yaşamdan uzaklaşarak imgelemindeki yaşamı var ettiği “değiştirme-dönüştürme-arındırma” zamanlarının sonsuz yolcusu, kaptanı olan Burhan Günel. İkinci perde yaratılarını toplumla paylaştığı, somut yolculukları; zorunlu ya da geçici yer değiştirmeleri, yazın yolculuklarından oluşuyor.
Birbirinin ardılı her iki zaman diliminde de yazarın gittiği yer aynı. Kendisi ve başkaları. Eriştiği uzaklık insan. Yazarın “yaratmak ve yazmak “serüveninin temelini oluşturan” insana, dolayısıyla kendisine ulaşma çabası aynı zamanda yazarı da insanlığın yücelerine taşıyan, sıra dışı, birikimli, farklı kılan eylem. Yazmayı çıkardığınızda yazarın yaşamı nedir ki? Anlamsız, boş zamanlar toplamı, angarya. Oysa yazma tutkusu taşımayanlara göre yazar yarım, eksik yaşıyordur hayatı, daha da ilerisi kağıt üzerindeki yaşamdır onlara göre yazmak eylemi; kuru, sıkıcı, eğlencesiz. Oysa yazın adamı iki kez yaşar hayatı. Gerçek yaşamı ve imgelemindeki yaşamı. Onun için renkli olanı, öncelikli olanı yazdığı yaşamdır. Sonsuz yaşantıları barındıran, bin bir kimlikli, gerçek yaşamın izlerini süren, kimi zaman kalabalık kimi zaman yapayalnız ama hep değişen, dönüşen bir canlıdır imgelem. Düşleri, umutları olmadığında kurur, solar yazar. Yazmak yaşamaktır bu bağlamda. Ve denge… Gerçekle düş arasındaki bu incecik ipte ne çok hırpalar kendini yazar ne çok öldürür ve yaratır yeniden.
Kendini yazıya adamış bir yazarın eşi olarak onun yazma süreçlerine ilişkin gözlemlerimden olabildiğince nesnel bir bakışla, insanın kendisinden söz etmesinin zorluğunun da ayırdında olarak, içtenlikle söz etmeliyim… Şunu söyleyebilirim ki, onun yaratma süreçlerinde çektiği sancıları anlıyor, o denli olmasa da ben de çekiyorum. Burhan Günel yapıtlarının özünü toplumundan alan, toplumcu gerçekçi sınıflandırmada yer alan bir yazar. Oysa yalnızca serüven, polisiye, fantazya, popüler edebiyat yazan bir yazarın eşi olsaydım hayatım oldukça eğlenceli ama insansız geçecekti.. İçinde yaşadığım toplumun bireyi, bütünün parçası olarak mutsuzlukları görmezden gelmem, aldırmazlık ve duyarsızlıkla hayatı bir film izler gibi yaşamam insanlığımı tartışılır kılardı. Daha çok gören, gözleyen, duyumsayan, düşünen ve acı çeken bir yazarın eşiyseniz bu sorumluluğunuz ikiye katlanıyor. Yazar ağır bir dünyanın yükünü hepimiz gibi hepsini kullanamadığı beyninde taşıyan, zor hayatlar saklayan acıyı umuda dönüştürmeye çalışan bir işçidir aslında. O, gerçeğin izdüşümlerini yaratır, çok boyutlu bakmaya çabalarken bütün boyutların bedelini ödeyerek yazar, yazar… Gerçekler çirkinse öfkeyi, tepkiyi, başkaldırıyı yaşamadan yansıtamaz, üstelik çirkin için umut yaratmalıdır aynı zamanda. Gerçekler, iyiyse, güzelse karşıtlarını gösterebilmelidir ki sorumluluğunu yerine getirsin. Böylece yorgun beyniyle dünyayla uyumsuzluğunun, muhalif oluşunun, karşı duruşunun boyutlarını her gün daha da genişleterek acıların doruğunda kendini tüketir yazar.
Sonlandırılmış her yapıt bir moladır onun için. Bütün yorgunluğunu unutarak yeniden yaratmaya koyulur. Bu bir tutkudur. Bu tutku olmadığında yazmak işkencedir. Bir ömür böyle sürer gider.Yazma sürecini bir romanla somutlamam gerekirse Ateş ve Kuğu iyi bir örnektir. 1993 Sivas Kıyımı’nı konu alan 2005 Yunus Nadi Roman Ödülüne değer görülen yapıtın kahramanları gerçek hayattan, buna yazar da dahil. Kurgusal bölümün kahramanı Baharten ise yazarın türevi. Çoğu okurun kolayca yakıştırdığı gibi yazarla anlatıcıyı, yazarın yaşamıyla anlatıcının yaşamını özdeşleştirmeye bile gerek kalmadan yazar gerçek kimliğiyle katılıyor romana. Kitabı bitirdiğinizdeyse ne anlatıcı Burhan Günel’dir ne de kurgu kahramanı Baharten. İkisi de yaşamın gerçekliğinden roman gerçekliğine taşınmışlardır. Gerçek hayattan alınmış bir olayın, gerçek kişilerin kurgusal anlatıda sanatın birer öğesi durumuna dönüştürülmeleri, roman bütünlüğünü, dengelerini koruyabilmek için olmazsa olmaz bir kuraldır bu. Oysa yazma eyleminin içinde olmayan ya da bu sürece tanıklık etmeyenler ne yazık ki sorarlar hep: “O, siz misiniz?” Bana da çoklukla yöneltilen bu sorunun yanıtı şudur: “Hem benim hem ben değilim.” Burhan Günel’in yaratma sürecinde yaşadığı değişimlere uyum sağlayabilmem, onu anlayabilmem hatta anlayış göstermem bu gerçekliği kavradıktan çok sonraydı. İlk günlerde yanılgılara düştüm, roman kişilerini kıskandım, içimi acabalarla doldurdum, ondan kuşku duydum. Sonra anladım ki yazar dünyadan aldıklarını bize verirken insana, olgu ve olaylara bilinçli ya da bilinçaltı bir büyüteçle yeniden bakıyor, ardından bir dürbünle uzaklaşıyor ve kendi cehennemine tutsak yazma odasına kapanarak, dünyayı unutarak yeni bir dünya yaratıyor.Yaşamdaki “şimdi”yi yazıda dün ve yarınla harmanlayarak belleğini yitiriyor. Yaşam duruyor orada öylece yalnızca yaratmak ve yazmak kalıyor ve artık yazma zamanı Burhan Günel’in. Birlikte yaşadığım adam çekildi kabuğuna. Silindi yeryüzünden. Çalkantıları, huzursuzlukları başladı yine. Yazarak kurtulmak istiyordu hem kendini hem dünyayı taşımaktan, eli tutuştu yazma isteğiyle. Artık alışmıştım onun bu durumuna kabullenmiştim. Ama bu kez farklıydı. Yazarak da kurtulamadı ateş çemberinden. Gecelerce uyumadan yüzü bembeyaz, boşluğa asılı bir ampul gibi sallandı, silindi zamandan. Niçinini bilmeden saatlerce donmuş oturdu yazı masasında gece yarıları. Acılı, mutsuz, dipsiz bir karanlıkta yitti gitti sevdiğim adam. Boşlukta gidip geldiği yerlerden gözlerinde, ellerinde, göğsünde taşıdığı ateşleri bana da uzatıyor, durmadan yaşıyordu, durmadan yazıyordu. Bir türlü aklının almadığı, kabullenemediği, zaten bir insan aklının hiçbir zaman kabullenemeyeceği bir görüntüyü; kendilerine genç, kendilerine aydın, kendilerine sanatçı dediğimiz insanların bir otele doldurularak yakılması gerçeğini, Sivas Madımak kıyımını yazıyor yazdıkça da daha beter gömülüyordu içine. Olaya daha nesnel bakabilmek için on yıl beklediğini ve bu sürenin acısını daha da bilediğini seziyordum. Zaman nasıl köreltebilirdi ki o her yanları kara, kapalı, yalnızca gözleri görünen elleri meşaleli şeytanların yaktığı insanların acısını. Üstelik hâlâ yakıyorlardı bizi…
Yıl 1993, AMASRA, Canlı Balık Lokantasındayız.Yeni tanışmışız. O zamanlar aramızda nergislerden başka hiçbir şey yok. Bir de sezgilerimiz. Özgür ve coşkuluyum. Oturduğumuz bölüm akvaryum gibi. Önümüz deniz ve silme kuğu… Akşamın buğusu kuğuların beyazına vurmuş. Hiç yazar tanımamışım yakından. Mutsuzluklarına tanık olmamışım. Karşımda suskun bir adam .Yüzü akşamdan da kara. Öylece oturuyor. Aklı başka bir yerde gibi ağır davranıyor, yitik bakışlı, ilgisiz, umarsız bir gülümseyişte kalmış. Sessizce kuğuları izliyoruz, balık yiyor, rakı içiyoruz. Ne biçim bir adam bu, oysa o getirdi beni buraya, niye konuşmuyor diye geçiriyorum içimden. Ateş ve Kuğu’yu okurken anlıyorum ki Burhan Günel bir romana başlamış orada, hayattan kopmuş, denizle, kuğularla birlikteymiş benimleyken. Beni mi merak ettiniz? Bu hüzünlü, yaralı, çekingen, derinden de olsa hayata gülümseyen o adamı terk etmedim o gün, ama kuşkulu, güvensiz, klasik bir hesaplaşmayla “daha önce buraya getirdiği kadını düşünüyor, onu unutamamış herhalde” dedim. Ve yüzünün izlerini sürdüm hep. Dalışlarında, susuşlarında beynini okumaya çalıştım. Romantizminden hoşlandığım, uzun, derin susuşlarında boğulduğum Burhan Günel’i tanıdım sonra. Bir yazarın birçok yaşam ve birçok karakter barındıran sınırsız evrenine girdikçe, yazarak yaşamanın zorluğunu daha iyi anladım. Amasra’ya daha sonra pek çok kez gittik. Orası benim için çocukluğumda çok sevdiğim gizemli, yağmurlu bir koydu. Satıcı kadınların bir kavanoz reçeli satmak için döktükleri dili, şivelerini seviyordum. Burhan’ın yazma zamanları benim geçmişime dönme, düşünme zamanlarım olmuştu. Artık sıkılmamam, susan bir yazarı anlamanın, desteklemenin ilk adımıydı. Romanın bitme aşamasına doğru bir kez yalnız gitmek istemişti. Döndüğünde başka bir dünyadan gelmiş, enkaz altında kalmış gibiydi. Yazdıklarını yaşayan sorgucu, kuşkulu, güvensiz ve sevimsizdi. Bir yıkıntıya soru sormanın, neden, mantık aramanın anlamsız olduğunu öğrendim o günlerde. Yanıtını kendisi de bilmiyordu çünkü. Romandan kurtuluncaya dek karakterlerini, olayların ağırlığını içinde taşıyacak, bir süre bunalımıyla yaşayacak, sonra bana yeniden doğacaktı. Bir romanının adı gibi “bütün zamanlar”ı barındıran hesaplaşma sürüyordu hâlâ. Bir roman için on yıl, yazarı için ömür boyu sürecek bu durumu gözlemlemem içimi daha da acıttı. Hem ona hem kendime acıdım. Günlerimizi çalan kuğular öylesine güzel, öyle beyaz yüzüyorlardı ki denizde. Durgun, sessiz, incecik duruşlu, doğa harikaları. Onlar için değerdi. Romanda kuğular gencecik semahçılardı yakılan, ateşe verilen. Oysa şöyle bitiyordu roman: “ateşin içinde kuğular yüzüyordu.”
Bir de öykü yazma sürecine göz atalım Günel’in:
Tarih 24 Ocak 2006, saat 20.30. Günel yazmaktan yorulmuş, uyuyor. TV’de tiyatro sanatçısı Mümtaz Sevinç’in öldürüldüğü haberini izliyorum. Burhan’ın yazdığı oyunlarda oynadığını, arkadaş olduklarını biliyorum. Sevgilisi uyurken bıçaklamış, trajik bir ölüm. Çok üzülecek, acaba söylemesem mi… Bütün kanallar alt yazı geçiyor. Birden duyması daha kötü. Uyanınca söylüyorum. Şaşırıyor, inanmak istemiyor, gözlerini boşluğa dikiyor, öldürülme biçimini kabullenemiyor. Mutfak masasına kapanıp kalıyor, hıçkırıyor. Günlerce kopuyor yine yaşamdan, içine kapanıyor. Hep “neden, neden?” diyor. Bilgisayarına sarılıyor, bir ay sonra elinde bir öyküyle çıkıyor odadan. “Bülbülü Öldürelim.”Acısını, yüreğini koymuş öyküye. Yine gerçek bir olay ama gerçeğin kendisi gibi öylesine de gerçek dışı… Bir yazarın öldürülen bir aktörle özdeşleşmesi, yaşamlarının örtüştürülmesi, ölüm, ilişkiler, gerçek ve sanal dünya. Dünya anlamsızlaşıyor, değerlerimizin yitimiyle yaşamak sanal yaşamalara dönüşüyor. Öykünün özü bu. Yazınca dindi mi acısı? Hayır.
Burhan’ın odasına çekilip hiç gözlemlemediğini sandığı bir olayın, insanın,ortamın belleğinden çıkıp kalemine yerleşeceğini, bir anı kaçırma kaygısı taşıdığını, ivecenliğini; kimi zaman da çok içinde olduğu bir konudan uzaklaşıp, çok bildiği bir insanı unutmak için sessizce kalemi elinde masa başına oturmak istediğini sezerim. Bir yazarla yaşamak an’ları kovalamak belki de… Onun izini sürmek, gölgesinde yürümek. Burhan Günel yazmaya tutkundur, yaşamaktan hoşlanmaz pek. Yazarken yaşadığını duyumsar ancak. Çoğu kez korkuya kapılır. Ya yazma tutkumu yitirirsem, nasıl yaşarım? Issız, sessiz gece yarıları, el ayak çekilince, herkes uykudayken çalışmaya başlar. Gündüz çalışması gerekiyorsa bir yokadamdır o; yemez içmez, görmez duymaz… On üç saat bilgisayarının başında oturduğu bir gün en tatlı sesimle “Burhancığım” desem yanıtlamaz, duymaz. Derinlerde, yoğunlaşarak çalışır. Büyülü yalnızlığından sıyrıldığındaysa bulunduğu odayı, oturduğu sandalyeyi algılayıp “belim ağrımış” diyerek varlığımı fark eder. Televizyon izliyor sandığım çoğu zaman başka bir şey düşünüyor olur, bakar görmez. Aklı bir roman çatısı, öykü tümcesi, şiir dizesi ya da oyunundadır. Kahvaltıdaki dalgın adam hoşnut olmadığı bir karakterle boğuşuyordur diye susarım çoğu kez, yine de çok konuşuyor olurum. Çok uzun zaman susmuşsa, pencereden küçücük görünen kenti izliyorsa yeni bir yaratı hazırlığındadır. Yazma aşamasına geçtiğinde kaybolduğu yer bilgisayar odasıdır. Huzursuz, kaygılı bir boyuta geçer, yoğunlaşır iyice. Kendini dış dünyaya ve bana kapatır. Disiplinli, titiz bir işçidir. Odasına girildiğinde, kitaplarına dokunulduğunda, eşyalarının yeri değiştirildiğinde sinirlenir, huysuzlanır. “Masama dokunmayın, ben alırım tozunu” diye yardımcımızı uyarır. Kısacası tapınağıdır yazı odası. Yazarken ilkin arkasında onu izleyen, gözleyen varmışçasına, özgürlüğünü elinden alacaklarmışçasına tedirgindir. İlk yazmalarını en güzel dolmakalemiyle, gerçekten çok güzel bir el yazısıyla yapar. Bir tek silme, karalama ya da değiştirme yoktur bu taslaklarda. Buna şaşırırım hep. Önce kafasında yazdığından olmalı. Sonra bilgisayarına geçirir, değişikliklerini orada yapar. Dil özeni müthiştir. Çok titizdir; sürekli ayıklar, yalınlaştırır, Türkçelerini kullanmaya, hatta yoksa yaratmaya çalışır sözcüklerin.Yazdıklarının sesi olur, şiirlidir. Dil takıntısı nedeniyle TV izleyemez doğru dürüst, bana da izletmez. Kızar, söylenir, yapımın yönetmenini arar. Kurgu mantıksızlıklarına, oyuncu aksaklıklarına ve dil yanlışlarına takılır, insanı sinir eder. Yazdıklarını demlenmeye bıraktığında sevinmeye fırsat kalmadan yeni bir yapıta başlar. Gerek kitap okurken gerek yazarken birçok yapıta başlar, aralıklarla döner. “Oldu” dediğinde bazen “Şuna bir de sen bakar mısın?” der. Söylediklerimi dikkate alır, yeniden elden geçirir. Eleştirilere, başka gözlere saygı duyar. Üslubu olan yeni değerlendirmelere açıktır, tartışırız; ancak çocuğunu koruyan, ürkek, kuşkulu bir tutumu da barındırır içinde. Açıklamalar yapar, savunur yazdığını. Bu özgüvenini severim. Bir eş olarak yazmak tanımı yapmam gerekse: “Bence her şeyden önce eş, baba, arkadaş, dost, sevgili olmaktan da önce yazar olmaktır yazmak.” Öncelik ister. İnsanı özgür kılan, sonsuzluğu çağrıştıran, ömre sığmayan bir uğraştır yazmak. Burhan Günel en çok doğurduğu zaman mutludur. Yüzü aydınlanır, erinçli, dingin gülümser hayata. Yeni bir yapıtı daha olmuştur. Ne zaman asık yüzlü, hoşnutsuz, mutsuzsa bir akraba ziyaretine gidilecektir. Bu onun zamanından çalmaktır. Benimle yazı arasında kalır hep. Yazarak var olan yazarak özgürleşen Burhan Günel ilk yapıtı öykü de olsa, şiir de yazsa bence önce romancıdır. Hayatını roman emeği gibi bedelini ödeyerek var etmiştir. Bir yazar eşi olarak yalnızca duyumsadıklarımı ve gözlemlediklerimi içtenlikle söylemeye çalıştığım bugün, “yazmak için, yaşamaktan vazgeçmektir” diyebilirim.
Saygılarımla.
Kalıcı Bağlantı
Toprak Işık, Koridor Dergisi sayı 6, 2008, bahar
Annem Bu Satırları Okuduğunda Onun Çocuğunu Öldürmüş Olacağım
Bir yerlerde bir silah patlıyor. Ben artık oynamıyorum diyen bir insan geriye bir mektup bırakarak terk ediyor dünyayı. Hakimi, savcısı ve sanığı tek kişi olan bir mahkemenin kararını yerine getiriyor kendi kurduğu darağacında. Beynini parçalayacak silahın tetiğini çekmek için kişi ne büyük acılar içinde olmalı... Umudun tamamen bittiği o yere, cehennemde kurulu bir labirentin içinde nefesini tüketerek gelmiştir. Uykusuz karanlık geceler, kabuslardan ağır gündüzler...
Hayat bazen dimdik bir yokuş oluyor insanın önünde. Atılan her adım baldırlara bıçak gibi saplanıyor ve o acılı yolcu, her yokuşun bir gün mutlaka biteceğini, en azından bitme olasılığı olduğunu düşünmez oluyor. Ya da aydınlık güzel günleri bekleyebilecek gücü bulamıyor yüreğinde ve yolcuğuna sonsuza dek mola vermeyi seçiyor.
O mermi kafatasını ve beynini parçalayacak. Yuvalarından fırlayan gözlerinden kanlar akacak. Belki kulaklarından da... Korku filmlerine yaraşır bir hal alacak yüzün. Yaşamak eğer seni bundan daha çok korkutuyorsa çek tetiği! Derinliksiz Amerikan filmlerinin ucuz ikna sahnelerine benzedi ama durum bu.
İntihar mektupları... Oraya ne yazılırsa yazılsın en üstte hepsini bastıran tek bir cümle vardır. Anneye, sevgiliye ya da dostlara şunu demektir: Siz bu satırları okuduğunuzda ben, kızınızın, oğlunuzun, sevgilinizin, dostunuzun beynini dağıtmış ya da boynunu kırmış olacağım. Hayatın bitimine atılan imzada hedeflenen şiirsellik ve romantizm bu cümleyle uzlaşmak zorundadır.
Mutsuzluğu yüceltmek moda oldu. Bu koşullar altında keyfinizin yerinde olması yaşanan düzenin olumsuzluklarını onaylamanızmış gibi algılanıyor. Peki, bireylerin hayattan umudunu kesmesinin ve yaşamı kendisine zehir etmesinin düzene maliyeti nedir? Belki de sıfır. Hatta antideprasanlar oluşturdukları karlı sektörle sistemi ayrıca destekliyor bile olabilir. Düzenin mimarları, kodamanları ya da ideologları emek sahiplerinin somurtmasını önemsemezler. Onlar her bireyin sırtındaki yükü taşımasıyla ilgilenirler sadece. Emeğin melodisinin neşeli bir ıslık ya da tükürürcesine bir küfür olmasını niye umursasınlar? Yenisini bulmak zor değilken kürekçilerin kendi özgür iradeleriyle ölme haklarını kullanmalarına da saygı duyar sistem. Hatta dikkate değer bir yönü varsa üç beş duygulu gazete satırı da düşebilir intiharcının payına. Hani bir olasılık şöhret de geçtiyse çekip gidenin aklından, bilmeli ki ateş gazete sayfalarında düştüğü yeri en fazla bir kaç gün yakar.
Voltaire iki yüz küsur yıl önce söyledi: Şu yaşadığımız dünya olası dünyaların en iyisi değilmiş. Tek tek her insanın hayatına da uyarlanabilir aynı önerme. Olası daha iyi bir hayat mutlaka vardır ve o hayata ulaşmak için ön koşul hayatta kalmaktır. Göğe yakın bir yerden kendini boşluğa bırakmak, bir ipin ucunda kırık bir boyunla sallanmak gibi yöntemlerle dünyadan ayrılanlar peşinen cennete giriş haklarını kaybederler. Peygamberlerin yüz yıllardır tanıtım ve reklam çalışmalarını yaptığı sonsuz cennete değil, olası daha iyi bir dünyadaki gerçek cennete... Biraz daha sabredip doğal yollarla ölmeyi beklesen ne kaybedersin? Öteki tarafta sadece erken gelenlerin yer kapabildiği bir şölen mi var? Oysa gitmek için acele edenlerin bu tarafta kaybedeceklerinin uzun bir listesi çıkartılabilir. Şair “hayatın neresinden dönülse kardır.” demiş. O sözün doğrusu şöyle: Hayatın neresinden tutulsa kardır. Güzel bacaklı kadınlar, okunması zevk veren kitaplar, güldüren espriler... Çekip gitmek bunları da terk etmektir. Koltuğunuzun altında Balzak’tan bir roman götüremezsiniz. Mermi sesinden sonra hiç bir espriye gülemezsiniz. Ve sizi koynuna alacak sevgili için üzerinizdeki kefenden soyunamazsınız.
Her yokuş bir gün mutlaka biter. Her labirentin muhakkak bir çıkışı vardır. İspatı yok ama öyle. Ağlayarak, gülerek, alay ederek, küfrederek en çok da umut ederek devam etmeli dayanmaya.
Kalıcı Bağlantı